19 Şubat 2012 Pazar

ANNE BEN CAMİ'YE GİTTİM


Siz hiç pembe Kur’an kursu gördünüz mü? :) Ay ben neler gördüm Gana’da!
***
İnsanların yeni tanıştıkları birisine ismini sorduktan sonra kurdukları ikinci soru cümlesi “dinin nedir?” bu ülkede.
Evet, çok dindarlar…
Buna ek olarak din, sosyal yaşamın, nereye ait olduğunuzun, kişilerin kafalarda yerleştiği kalıpların önemli bir parçası. Gana’nın güneyi, Ashanti kabilesi, kabilenin tüm alt kolları ve farklı diyalektiklerle de olsa Twi dilini bilen “Akan” halkının dini çoğunlukla Hristiyanlık. Haliyle bizim burası, başkent Akra, deniz kenarına gittiğimiz Cape Coast ve Takoradi civarının çoğunluğu bu dine mensup.
Kuzeye doğru çıktıkça Müslümanlarla karşılaşıyorsunuz. Hatırlarsınız, savan arazi ve hayvan fotoğrafları çektiğim ulusal parkların çevresinde camiler gezmiştim. Oralar ise tamamen Müslüman. Bölgesel olarak bu kadar net ayrılmış olsalar da, her şehirde “geleneksel din” (ve fetiş rahipler), Hristiyanlar, Müslümanlar yan yana yaşıyor. Herhangi bir gerginlik filan da yok aralarında, sadece birbirlerinden farklılar. Kişinin Tanrı’ya inandığını ve bir dine mensup olduğunu öğrendikten sonra içler rahatlıyor Gana’da :)
***
Şoförümüz Ahmad, (Kuzey’li bir Müslüman) buraya ilk geldiğim gün, beni Kumasi merkez cami’sine götürmeye karar vermişti. Esasında beni “Cuma’ya” götürmeye niyetliydi ama bizde kadınların Cuma’ya gitme adeti olmadığını öğrendiğinde hayal kırıklığına uğradı. Ben, öğle veya ikindi namazına yetişiriz diye düşünmüştüm ama sanırım yanımızda kızların bulunmasından kaynaklı, cami’nin en boş olacağı anı seçmiş, sabah 9.30’da gelir alırım sizi dedi.
Cami’nin içini dışını gezdik; dikdörtgen şeklindeki caminin çevresinde, duvarlar boyunca kur’an kursları dizilmişti farklı yaş gruplarına göre, çocukları coşturduk, “uzaylı obroni’ler” olarak sınıfların konsantrasyonunu dağıttık. Dışarı çıktık Müslüman mahallesinde dolaştık, acayip görünümlü dar sokaklardan yürüdük çevremizde bir çocuk güruhu, keçiler ve tavuklarla birlikte, Cami’nin yakınındaki bir Müslüman okuluna girdik, öğretmenlerle tanıştık, çocuklarla konuştuk, bolca fotoğraf çektik. Birkaç izlenim nacizane;

·         Cami’nin mimarisi Arap’lardan alınma. Yeşil beyaz cami üzerine Arap harfleriyle Kur’an’dan alıntılar var duvarlarda. İçeri girerken cami’den sorumlu bir kişiyle karşılaşmadık, müezzin, imam, herhangi bir görevli; kimse yoktu. Başımızı kapatmamız gerekeceğini düşünerek şal getirmiştik, uyarıya gerek kalmadan da örtündük fakat açık gelseydik de müdahale edilmeyecekti muhtemelen.

·         İçeri girdik. Kadın ve erkek girişi aynı kapıdan. Girişte soldan bir merdiven, kadınlar bölümüne çıkıyor. Onun dışında alt kat erkekler için ayrılmış.

·         Ayakkabılarımızı kapının önünde çıkartırken, holde halı olmaması dikkatimi çekmişti ama asıl şoku içeri girince yaşadım. Halı yok. Hiçbir şey yok yerlerde. Bildiğiniz kara taş kaplı caminin yerleri, onun üstünde namaz kılıyorlar. Temiz de değil üstelik, belli ki çalı süpürgesiyle süpürülüyor ama insanın ayakları yerdeki tozu toprağı hissediyor, topluyor.


·         Mihrabı göremedim, bomboş erkek bölümüne iki adım attığım anda Ahmad heyecanlandı, “giremezsin, orası erkek bölümü!” diye kesin şekilde geri döndürdü beni… “Yok artık Ahmad, ne olacak namaz yok bir şey yok, iki dakika bir şeye bakacağım” dedim ama yoğun anksiyete yaşamaya başladı, tamam dedim, üst kata bir bakıp geleyim ben o zaman… Üst kata da bakmış, bir organizasyon varmış, yok yok oraya da giremezsin, insanlar var dedi. Ay dedim, sen otur kenarda gergin gergin bekle o zaman beni, ben bir kadın olarak kadınlar bölümüne çıkıyorum, fotoğraf makinamı da çantama koyuyorum.

·         Kadınlar bölümüde sıra sıra dizilmiş sandalyelerde kadın ve erkekler oturuyorlar, elinde amfi’ye bağlı mikrofonla twi dilinde vaiz veren bir adamı dinliyorlardı. Vaiz Gana’da -hangi dinin hangi din adamından; günün hangi saatinde ve nerede olursa olsun- kabul gören bir şey. Örneğin Kejetia Market’te binlerce insanın aktığı selin arasında bile, elinde portatif hoperlörle din içerikli konuşmalar yapan din adamlarıyla karşılaşabiliyorsunuz, çok normal.

Bu noktada, camideki manzarayı enteresan kılan birkaç şey var; birincisi, kadın ve erkekler yerde değil, sandalyede oturuyor (e tabi yerler taş, anlamak mümkün). Sonra, kadın ve erkeğin her alanda birlikte ve “dışarıda” olduğu Gana kültüründe, cami’ye gelindiğinde oturma düzenini kadın ve erkek’leri ayırması ilginç. Bunun dışında, konuşmayı yapan din adamı çok genç idi, namaz dışında bir saatte, imam olmayan bir kişiden cami içinde vaiz dinlemek bizde hiç olmayan bir aktivite.

·         Cami’nin dış cephesi’nde açık alanda namaz kılınacak yer bulunmuyor. Duvarlar boyunca okul sıraları dizilmiş, birbirinden belirli mesafelerle ve kara tahta ile ayrılmış Kur’an Kursu sınıf-çıkları bulunuyor. Kız erkek çoğunlukla karışık, çocukların bu sınıflara yaş gruplarına göre dağıtıldıklarını düşündüm. Açık hava sınıflarının dışında, “okul” adı verilen bir kulübe- binada, duvarla ayrılmamış 2 sınıf daha gördük. Köy okulları gibiydi, dikdörtgen bir alan, sağda bir tahta, bir öğretmen, bir grup öğrenci, solda bir tahta, bir öğretmen, bir grup öğrenci. Afrika’nın genel karakterinden ötürü olsa gerek… Cami de olsa, Arap’tan alınma da olsa, rengarenk. Sınıf parlak pembeye boyanmıştı!



·         Kur’an Kursuna giden kızların hepsinin başı kapalıydı; namaz örtüsü düşünün, omuzları örtecek şekilde başın üstüne öylece bırakılmış. Alın örtünün iki tarafını, tam çenenin altında birleştirin. Aşağı kadar dikin. İşte çocukların kafasında örtü olarak o vardı. Esnek kumaşlardan, sadece yüz çevresini dışarıda bırakacak şekilde dikilmiş başörtüleri. Çocuklar onu, kafalarından geçiriyor, bir nevi giyiyorlar. Bana çok akıllıca geldi. Çünkü anladığım kadarıyla cami, mahallenin yaşam alanının çok içinde, çocuklar orada yaşıyor, okuyor, oyun oynuyor... Kur’an dersi zaten uzun sürüyor, içeriye sürekli girilip çıkılıyor. Haliyle küçücük çocuğun her seferinde kayıp duran örtüyü tekrar tekrar bağlamaya çabalamasındansa, bir kerede giymesi daha kolay. Kafalar traşlı zaten, saç da yok :)

·          Cami gezimiz bitince çevredeki Müslüman mahallesinde yürüdük biraz. Çok fakir, çok kirli, çok çok.. aciz. Kuzey illerinden kopyalanıp Kumasi’ye yapıştırılmış gibi. Bir okula girdik örneğin, öğretmenler, Gana halkının karakteristiği, dünya tatlısı gülümseyen gözleriyle karşıladılar bizi; Salih, Ebu-bekir, Muhammed al Habib. Okulu gezdirdiler, sistemi anlattılar ama.. Felaket bir yer, burada bir hafta okuyan çocuğun, ya bir yerine enfekte bir çivi batar, ya çocuk açıktan akan kanalizasyondan mikrop kapar, trabzansız merdivenden düşer, yarım kalan okul inşaatının terasından yuvarlanır dersiniz... Sınıfları birbirinden ayıran suntalar kırılmış, bir sınıfın duvarına bakarak diğerini görebiliyorsunuz.


·         Kadınların bir kısmı kapalıydı bu mahallede. Fakat örtü bizde olduğundan farklı algılanıyor gibi görünüyor. Müslümanlık, Arap’lık, Arapça çok iç içe. Giyime de yansımış. Arap gibi giyinmek, Arap gibi olmanın; yani “Müslümanlığın” bir parçası. Dolayısıyla Arap gibi giyinen Gana’lı kadınlar, genel kıyafetin bir parçası olarak başlarını da örtüyorlar. Kara çarşaf asla yok. Siyah, burada sadece cenazelerde, belirli bir kumaştan olmak kaydıyla giyinilen bir renk. Başka zaman giyinince “garip” kaçıyor. Haliyle, Arap gibi çarşaf tipi örtü de taksa, kendi çılgın desenlerinde rengarenk kumaşlar kullanıyor. (Ah bir daha denk gelsem de fotoğraf gösterebilsem size.. Ben ona uzaylıyım, o bana! :) Onun dışında geleneksel Gana elbiselerini giyiyorsa başını hiç kapatmaya da biliyor veya Gana stilinde bandana-vari bir tarzla bağlıyor.

Erkeklerin giyimi de aynı. Arap erkek “ehram”ları gibi elbiseler giyiyorlar, ayak bileklerine kadar uzanacak şekilde. Tabii ki renkli kumaşlardan :)

Etkileyici bir geziydi, gerisini fotoğrafla anlatayım; tıklayınız... FACEBOOK
Sevgiler,

15 Şubat 2012 Çarşamba

BİBİNİ OBRONİ’YE ANLATTI: KADIN -1. BÖLÜM


-          Bazı Arap ülkelerinde erkekler meyve sebze satıyormuş... Düşünün adam domates tartıyor...!
-          Kadının çalışmaması ne demek? Bir kişinin çalışmasıyla ev mi geçinirmiş?
-          Çalışmayan kadının hakkında dedikodu çıkar bu ülkede…
-          Pazar günleri kilise günüdür; kalan zamanda çamaşır yıkanır, temizlik yapılır.
-          Biliyor musun Esra, Akra civarında bir gelenek var, bazı kadınlar evlendikten sonra vakitlerini anne-babalarının evi ile kocalarının evi  arasında paylaştırıyorlar. Gündüz anne-babasının evinde duruyor, gece kocasının yanına geliyor.

***
Gördüğünüz gibi okullardan birisi proje olarak “Gana’da Kadının Kimliği”ni çalışmaya karar verdi :)
Baştan anlatayım.
Ben burada "Gelişim Okulları" diye bir proje için çalışıyorum. Malum bu iş, öğretmenlere internet ve bilgisayar eğitimi vermeyi kapsıyor ki; hala aktif bir şekilde devam ediyor. Bunun yanında, bizim örgütün geçtiğimiz sene başlatmayı planladığı ama teknik yetersizlikler yüzünden askıda tuttuğu bir alt proje vardı. Projeye göre, Gana’dan seçilmiş 2 liseden gelen (6’şardan) 12 öğrenci, kendileri ile eşleştirilmiş olan bir Amerikan okulu ile “Birleşmiş Milletler Münazara Modeli” bir konu seçip, Skype üzerinden online tartışma yapacaklarmış. Geçen sene de denemişler, biz de bu sene denedik derken, gayet açık bir şekilde anlaşıldı ki, yavaş ve kalitesiz internet, 3 okul, aradaki 5 saatlik zaman farkı ve öğrencilerin kalabalık oluşu sebebiyle projenin yürümesi mümkün değil. Bu noktada bu alt projeyi bana verdiler, yeniden tasarlayıp uygulanabilir bir hale getirmem için.

Sonuç olarak şöyle bir format uygulamaya karar verdik; projeye New York’tan bir Amerikan okulu daha ekliyor, okulların çift’ler halinde çalışmalarını öngörüyor, onlara gerçek bir öğrenci kulübü kurdurtuyoruz. Öğrenciler, okullara göre ayrılmış ikili gruplar halinde bir dönemlik proje çalışması yapıyorlar; amaç kültürel ağırlığı olan konularda çalışıp, karşılıklı kültürlerini paylaşmaları. Bunu yaparken, algı’larını mümkün olduğunca açmayı, dışarıdaki dünya hakkında daha önyargısız, daha cesur, “farklı olanı” da kabullenen şekilde gelişmelerini sağlamayı umuyoruz.

Şimdi burada okul yılı 3 dönemden oluşuyor; Eylül – Aralık arası 1. Dönem, 3 hafta tatil; Ocak – Nisan arası 2. Dönem; Mayıs- Temmuz arası 3. Dönem. Her dönem yeni üyelerin katıldığı, çift olunan okulla birlikte ortaya bir “araştırma yazısı” yazdıkları 3 aylık süreçler halinde tanımlanıyor.

İlk ay, zaman planının çıkartılması, koordinatörün seçilmesi, karşılıklı ekiplerin “kendilerini tanıtan” videolar çekip ortak online platforma yükledikleri ve ortak bir konuya karar verdikleri dönem.

İkinci ayda, karar verdikleri konu üzerine bir rapor yazmaları bekleniyor. Maksimum 3 sayfa uzunluğunda (MS Word’de yazılacak) raporu hem yazılı olarak yükleyecek, hem de bir videoya görüntülerini çekmek suretiyle “sunum yaparak” aktaracaklar. Rapor ve sunumların karşılıklı paylaşılmasının ardından ekipler, karşı ekibin sunumunu dinleyecek, karşı tarafın raporunda yer alan detaylandırılmasını istedikleri enteresan bir noktayı gündeme getirecek.

Üçüncü ayda ise ekipler, kendilerine işaret edilen ilgi çekici konuda bir “ek çalışma” yapacaklar. Örnek vermek gerekirse, “göç” çalışan Gana’lı ekibin raporunda sözü geçen “yüzlere bıçakla kesik atılarak yapılan kabile işaretleri” güzel bir detaylandırma talebi olabilir. (Konuyu merak edenler, tıklayınız) Öğrenciler bu ek çalışmada, MS Word’de rapor yazmak yerine dışarı çıkacaklar. Anlatmak istedikleri şeyi sanat kullanarak gösterecekler. Fotoğraf, gazete küpürleri, her türlü malzemeden yapılmış kolaj, müzik veya röpörtaj kullanmakta özgürler. Üçüncü ayın ortası gibi bu ek çalışma da tamamlanacak. Son olarak, okul kapanmadan önceki iki haftada yapacak son birkaç işleri var; resmi olmayan bir skype seansında, birlikte çalıştıkları okul ile birlikte kendilerini değerlendirecek, vedalaşacaklar. Mezun olanlar okuldan ayrılırken, koordinatör öğrenci, yeni dönem üyelerine mülakat yapıyor olacak.

Kullanacağımız online ortam için facebook’ta üyelere özel bir grup açtık. Tüm öğrenciler bu ortak alana üye. Amerikalılar ve Ganalılar kendi içinde de sosyalleşip, birbirlerinin projesine göz atabiliyor.

***

Şu anda bulunduğumuz noktada, ilk çift çalışma konusunu seçti, araştırmasının ana yapısına karar verdi ve çalışmaya başladı. Amerika tarafını moderatörlüğünü bir öğretmen üstlendi, Gana tarafınınkini ben. Seçilen konu, kadının kimliği. Herkes kendi ülkesini değerlendiriyor. Son toplantımızdan çıkan ilgi çekici konu başlıklarını not edeceğim ama önce;

-          Esra biliyorsun ki biz çalışkan tipleriz, ne versen anında yaparız. Neden bu proje işini 3 aya yayıyorsun? İki hafta sonu çalışsak yazarız biz bu raporu…

-          Biliyorum yazarsınız ama burada amaç bana rapor yazmanız değil :) Farklı olanı arayıp, kendinize dışarıdan bakacaksınız. Daha önce yapmadığınız şekilde çalışacak, araştıracaksınız. İnternette veya sözlükte yazan cümlelerin özetini çıkartmanızı istemiyorum sizden. O bilgilerin oluşturduğu temelin üstüne kendi fikirlerinizi üreteceksiniz.
      ***

-          Esra bu konu çok zormuş, başka konu mu seçseydik ki?

-          Konu zor değil, sadece daha önce yapmadığın bir şey yapıyorsun. Zevkli değil mi?

-          Zevkli de… Neyi nerde arayacağımı bilemiyorum

***

-          Esra ben bu konuştuğumuz şeyi göstermek için fotoğraf çekmek isterim ama…

-          Tamam, şimdilik benim küçük makineyi kullanırsınız, merak etme ben giderken okula sizin kullanımınız için bir fotoğraf makinesi bırakacağım.

Çok akıllılar, iddialılar, cesurlar... Anne babalarının beyaz insanı algılayış biçimine sinir oluyorlar; yaptığımız “beyin fırtınaları” olumsuz konular üzerine odaklanıp da uzun süre orada kalırsa, tepki geliyor: “Tamam yazalım bunları ama unutmayın ki Gana çöplüklerden oluşmuyor, bir sürü güzel şey de var bu ülkede, ben onları da anlatmak istiyorum!”

Online öğrenci kulübümüzün St Louis yatılı Lisesi kızlarını görmek isterseniz, aşağıda Amerikalı ekip arkadaşları için çektikleri “tanıtım video”sunu yüklüyorum :)
video



Sevgiler,

Esra

BİBİNİ OBRONİ’YE ANLATTI: KADIN -2. BÖLÜM


Önceki yazıda sözünü ettiğim Gana St Louis kızları “kadının kimliği” konusu çalışmaya başladığı an itibariye, bizim kültürümüze yakın ve taban tabana zıt bir sürü satırbaşı anlattılar bana. Birkaç satırbaşını özetlemek istedim, rapor ortaya çıkınca son halini ayrıca paylaşacağım…
***
“Kadın” kelimesini duydukları anda haliyle akıllarına en belirgin kimlik geliyor, anne. Dolayısıyla “aile içindeki kadın”ı konuştuk önce; anne, eş, gelin ve evin bütçesinin yarısını kazanan kişi olarak.
Anne olarak kızların ve oğulların rol modeli, çocukların her şeyi, yol göstereni. Bu anlamda baba ile pek rol paylaşmadığını anlıyoruz, beklenilenin aksine, oğullar üzerinde de. Onun dışında tabii ki yemek, temizlik, bütün ailenin üstünün başının dikilmesi, giyinilmesi ve evin alışverişi annenin sorumluluğunda.
(Gana’da hazır giyim sektörü bulunmuyor, yeni yeni şehir merkezindeki birkaç dükkan hazır dikilmiş kıyafet satmaya başlamış ama standart beden veya fabrika üretimi giyim çok sınırlı. İlla ki Avrupa tarzı istiyorsanız, ikinci el mağazalarında, Avrupa veya Amerika’dan getirilmiş kullanılmış kıyafet alabiliyorsunuz. Bu da azımsanmayacak kadar çok kullanılan bir diğer seçenek. Onun dışında, klasik Afrika desenlerinde baskı kumaşlar alınıyor, ailenin ölçülerine göre terziye diktiriliyor. Bunları da anne takip ediyor.)
Gana’da “obroni” için tasarlanmış, konserve ve paketler içindeki ithal yiyecekleri değerinin 10 katına satan süpermarketler haricinde alışveriş, Kumasi’de bulunan ve Batı Afrika’nın ihtiyacını karşılayan, bölgenin en büyük marketi Kejetia’dan karşılanıyor. (Market’i merak edenler için, tıklayınız) Bir bölümden diğerine ilerlemenin 1 saat alabildiği dev bir açık alan marketi olan Kejetia’dan günlük mutfak alışverişini kadınlar yapıyor. Erkeklerin markette satıcı olması kadar, müşteri olarak dolaşması da “komik”. Et bölümü dışında erkek görüyorsanız onun evli olmadığını anlıyorsunuz.
Bunlara ek olarak, anne; baba dahil olmak üzere tüm ailenin ruhani lideri de sayılıyor. Dindar kimliği çok ön planda olan ülkenin kadınları aile için dua eden, onu kutsayan, koruyan bir kimliğe sahip. Her Pazar kilisede 4,5 saat süren bir programa katılıyorlar. Sürekli dua edip, ara ara kilisenin eğitim programlarına yazılıp hafta içi akşamlarını da orada geçirebiliyorlar. Bunu bir de erkeklerden dinlemek lazım tabii. Kadınların duygusal anlamda çok zayıf oldukları için tanrıya sığındıkları, gerçek sorunlar karşısında bireyler olarak çözüm bulmayı değil, işi gücü bırakıp günlerce kilisede ağlayıp dua ederek sıkıntılarını dağıttıkları yorumu gelmişti bir keresinde…
Evlilik yaşı, ülkenin bölgelerine, bağlı olunan kabileye ve eğitim seviyesine göre çok değişiyor olmakla beraber en erken 17-18. Okul bittiğinde (artık hangi seviyeye kadar okumuşsa) ya çalışmaya başlıyor ya evleniyor. “Ev kızı” fikri hiç yok. Bir kadın, genç yaşlı; bekar, evli fark etmiyor, çalışmadan evde oturuyorsa hakkında dedikodu çıkıyor, hasta olduğu, yol yordam bilmediği, tembel olduğu gibi. Bunlar kızın evlenmesini engelleyecek, Gana’da kadın olmanın en temel görevlerinin uygulanmadığı anlamına gelecek söylentiler tabii…
Evlilik öncesi bekâret, Afrika’nın dine en çok önem veren ülkelerinden biri olan Gana için kadının her şeyi demek. Haliyle evlilik öncesinde mutlaka aranıyor. Evlendikten sonra bakire olmadığı anlaşılan kadının evliliğinin uzun sürmeyeceği, o ailenin mutlu olmayacağı çünkü bu kadına güvenilemeyeceği söyleniyor. Bu noktada cinayet var mı emin değilim, araştırmanın sonunda çıkar eminim. Bunlar kızların söyledikleri tabii; bunun yanında Gana eğitim raporlarında kızların okul terk oranlarının yüksekliğine işaret ederken sebepler arasında “ergen hamilelikleri” de gösteriliyor.
***
Kadınların neredeyse tamamı –eli ayağı tuttuğu sürece- çalışıyor; yaptıkları iş, bir şeyler satmak. Kejetia Market’in %85’inin kadın satıcılardan oluştuğu söyleniyor. Bunun dışında birkaç meslek daha var yaptıkları; kuaför veya terzi de olabiliyorlar. Sürekli dışarıdalar, kadın başına düşen çocuk oranının 6 olduğu düşünülünce (bu arada merak edenler için bu rakam Türkiye’de 2,6) genç kadınların bir taraftan baktıkları bebekleri var. İş zaten dışarıda, bebek de sırtta kundaklanarak taşınıyor zaten (nasıl yani diyenler için, tıklayınız) haliyle bebekler de iş’e geliyor :) O insan seli markette sırtlarda bebekler, alışmışlar da zaten, ya uyuyor, ya etrafı seyrediyor, ya annesinin sırtını emiyor. Enteresan bir ilişkileri var anneyle, sürekli bedenine dokunuyor olmanın sıcaklığı olabilir, ağlamıyor, kıpırdanmıyor, kimseyi rahatsız etmiyorlar. Azıcık büyüyüp de ayaklanınca, okula gidene kadar, işin bir ucundan tutuyorlar zaten onlar da.  Bebek bakıcısı fikri yok. Kadınlar ofislerde çalışacak kadar okumadıkları, beyaz yakalı iş yapamadıkları için iş ortamlarına bebek getirmekle ilgili sıkıntı çekmiyorlar.
Okumuş kadınlar da var, şimdilik oranını bilemiyorum ama Gana’da veya yurt dışında okumuş zengin ailelerin çocukları beyaz yaka meslekler de edinmişler. Avukatlar, okul müdürleri, hatta şirket yöneticileri var. Kadınların parlamentoya girme hakkı bile bulunuyor da ne kadar adamdan sayıldıklarını raporun tamamlanmasıyla birlikte anlayacağız. Bu aralar “School to School” projesine, bizim Wilfred gibi koordinatör olarak çalışacak ikinci kbir işi aranıyor. Programa katılan öğretmenler arasında başarılı bir kadın, bu pozisyona aday oldu diye kıyamet koptu. Programdaki diğer erkekler, Wifred, hatta projenin alt grup yöneticilerinden Hannah ve her şeyin başındaki kadın Abenaa bile, kadınların teknoloji, bilgisayar ve internet konularında doğal bir “yeteneksizlikleri” bulunuğunu, bir kadının bu işi yeterince kaliteli yapamayacağını savundular. Wilfred Stacie’ye yalnız kaldıkları bir anda “Bak bizim kadınlarımız böyledir, yapamazlar” demiş de kavgalar edildi, kapılar çarpıldı.
***
Bu noktada süper ironik bir konuya geliyorum!
Kadın kimliği, yaşanan bölgeye, kabileye göre değişiyor demiştik ya; Ashanti kabilesi (başkenti Kumasi olan, bizim bu çevrenin insanını kapsayan, ülkenin en büyük kabilesi) geleneksel anlamda kadına farklı bir yerden bakıyor. Kadın, kabilenin varlık ve sürdürülebilirliğinin simgesi. Çünkü doğurabiliyor, kanı taşıyor.

Kabilenin erkeklerden sorumlu bir kralı, kadınlardan sorumlu da bir ana-kraliçesi (Queen-Mother) var. Soyun devamını, -asil kanı taşıdığı için- kadın sağlıyor. Bu şu demek; kraliyet ailesine damat olarak gelen erkekler kral olamıyorlar. Kral ancak, ana-kraliçenin çocuklarından biri olabiliyor. Kral-kraliçenin karı-koca olmasına gerek yok. Bu bir yönetim işi olarak algılanıyor, ana oğul ikisi de evli olabilir; birlikte ülke yönetiyor olabilirler. Ayrıca aile denince ana-kraliçenin kardeşleri ve kardeşlerden kız olanların çekirdek aileleri de dahil düşünülüyor. Doğan çocuk erkek olmuşsa soy orada kısır kalıyor. Bilmem bir şeylerin tam tersi olduğunu düşündürdü mü size de..?

Tabii Ashanti büyük kabile, 2 milyon insanı kapsıyor; bir büyük kent, Kumasi, birkaç ilçe, yerleşke ve belki yüzlerce köyden oluşuyor. Alt bölge ve köylerin de kendi otoritesi şefleri var, tüm bu düzende ana-kraliçe hep var. Sığınılası, koruyan kollayan, “anlayan” bir kimlik. Bu düzen şu anda hala var ama kadını yalnızca “ana-kraliçe” ise sayar olmuşlar. (Ne olmuş, nasıl olmuş da bu algı bozulmuş merak ettim. Bu konuyu kendim araştıracağım, bir şey bulursam yazarım.) Onun dışında Gana aile yapısı dendiğinde, büyükbabayı aile reisi sayan, ailenin erkek kardeşlerinin çekirdek ailelerini de içine alan bir geniş aile sayılıyor. Büyük baba vefat ettiğinde “reis”lik büyük erkek kardeşe geçiyor, babası için cenaze organizasyonundan başlayarak ailenin tüm önemli kararlarını o veriyor. Bırakın kadını, -kendi ailesi ile ilgili bile olsa- küçük erkek kardeşin fikrini de saymıyorlar. Kızların söylediğine bakılırsa en büyük amca karar verirmiş kızların evlilik onayını bile. Aile reisinin lafına karşı çıkarsan, kadın olarak öldürülmen bir seçenek olur diyorlar.

Benimkiler biraz daha zengin ailelerin, üniversiteye gidecek kızları. Akıllarına gelen genel kültür birikimi paylaşıyorlar; araştırdıkça anlayacağız bu cinayetlerin filan görülme oranlarını. Ama içimden bir ses çok yaygın olduğunu söylüyor…


Sevgiler,

Esra

10 Şubat 2012 Cuma

ALALIM HEPSİNİ, OLSUN BİTSİN BU İŞ!

Efendim… Kumaşlara sardık bu aralar.

Varsa yoksa Gana kumaşları var gündemimizde.
***
Annem dikiş bilir benim “Ay Esra dikemem, sıkılıyorum artık eskisi gibi saatlerce teğel sökemiyorum” demeye başlamadan önce sıkça dikerdi de evde. Haliyle kumaşlara dokunma, içindeki pamuk veya ipek oranını tahmin etme, hangi kumaş iyidir, kötüdür yorum yapma hali, evden gelen bir adet.
Buraya ilk geldiğimde dediler ki, Gana’nın kumaşları iyidir, geleneksel desenler çok özeldir. Hakikaten, zaman içinde alıştık, dev desenler ve hareketli parlak kumaşlardan dikilmiş, frapan elbiseler.. Her yerdeler. Günün her saatinde, her yerde, her resmiyet seviyesinde…
Bu acayip desenleri nasıl olsa asla giymeyeceğimi düşündüğüm için, gözümü yalnızca cenazelerde giydikleri, kolalanmış siyah koton kumaşlara dikmiştim. Enteresan bir dokusu, kendi içinde desenleri var, ipek gibi parlıyor ama pamuklu. Benim derdim, bu özel siyah kumaşlardan alıp, şık bir takım elbise tasarlayıp İstanbul’daki terzime diktirmekti. Gitmeden bunun yerini bulur da siyahlardan alırım diye planlamıştım. Sonra annemle abim buraya geldiklerinde, Kejetia Market’te bulduk kumaşları. Ve işte.. İşlerin çığrından çıktığı nokta! Şimdi… olay şöyle başladı.. :)
Abim buraya gelirken evden kumaş siparişi almışmış; ben işte cenaze kumaşlarımı seçeceğim; annemin özel bir tercihi yok ama kumaşların kalitesini çok beğendiği için ilgilendi… Satıcı kadınlar da kupon kumaşı kesmezlermiş, ya 12 metre satarlarmış ya hiç vermezlermiş derken biz elimizde 84 metre kumaşla döndük eve! Ortak zevkimize uygun bir şeyler aldık ki, aldığımız dev kumaşları keser paylaşırız dedik. İstanbul’a gittiğimde kumaşlar benim terzim Ülfet Amca’ya gitti, ne dikileceği tasarlandı, çizildi, ek malzemelere karar verildi, benim kısmım halloldu. Konu bu noktada kapandı. Zannettik.
***
Sonra Steffi'nin Amerikalı arkadaşları geldi Kumasi’ye. Kumaşlar tekrar keşfedildi, terziyle beraber! Bu sefer, terzi Grace’e taşınmaya başladık 2 günde bir.
Öncelikle Gana’daki dikiş müessesesini anlatayım; kalıp, biçki, teğel, ince dikiş, astar filan yok. Terzi, beden ölçülerini alıyor, kumaşı orta yerinden bodoslama kesiyor (özel kumaşmış, üstünde kupon desen varmış, elbisenin neresinde hangi deseni kullansınmış, öyle şeyler yok) doğrudan –çuval diker gibi!- makinasını çekiyor, sonra senin üstünde elbiseye tekrar bakıyor. Haliyle elbise üstüne olmuyor, sağını solunu bir daha kontrol ediyor (mezura kullanmak, ölçü almak yok) tamam çıkartabilirsin diyor. Makinayla dikilmiş kısımlar tekrar açılıyor, makas yine şakır şukur orta yerinden dalıyor; üstüne yeni ölçülerle bir daha makine çekiliyor ve elbise hazır.
“Aman Allah’ım korkunç!” diyorsunuz değil mi.. Yok, öyle değil. Alıştıkları bir takım kalıplar var, hep diktikleri elbiseler. Onlarda sorun yok, gerçekten tek provada elbiseyi tam üstüne oturacak şekilde dikebiliyor. Fakat Steffi ve arkadaşları, terzide bir şeyler diktirebilmenin, hem çok ucuz (10 TL’nin altında bir para ödüyorsunuz diktirdiğiniz eteğe) hem çok hızlı olduğu Kumasi’de, eteğin astarı yokmuş, kenarının dikişi eğriymiş, overlokta atlama varmış, takılmadılar. Bir haftada 4-5 etek, bir o kadar elbise çıktı aradan :) Bitmedi.
***
Steffi bu işten o kadar çok zevk aldı ki, internetten elbise modelleri indirip, ipad’e kaydetti. Götürüp terzimiz Grace’e, modern kalıplarla etek ve elbiseler diktirmeye başladı. O aralar öğrendik, meğer Kumasi’deki tekstil dünyası, aşırı hareketli, çok renkli geleneksel desenler ve cenaze kumaşları dışında da seçenekler sunuyormuş. Şehir merkezinde, modaevi niyetine algılanan bir mağazada, aynı kalitede pırıl pırıl kumaşların tek renk olanlarını, modern desenlerde dokunmuşlarını bulabiliyor, üstelik istediğin uzunlukta satın alabiliyormuşsun. Bizim gibi 12 m kumaş yüklenmene gerek yokmuş :)
Ev arkadaşımın haftada bir soluğu orada alması ile birlikte benim de konuya olan ilgim arttı tabi.. Sonuç olarak 2 güzel elbisem oldu. Aklıma gelen en düz modelden 2 elbise diktirdim şimdilik. 
Gana’da bu güzel baskı kumaşların dışında, “Kente” dedikleri bir kumaş çeşidi daha var. Bizdeki el dokuması halı mantığında özel tezgahlarda dokunan, ağırlıklı olarak kabile şefleri, kralın ailesi ve ülkedeki önemli kişilerin giyebildiği özel bir kumaş. 10 cm’lik dar enli şeritler halinde dokunduktan sonra şeritlerin birbirine dikilmesi ile elde ediliyor. Parça kente’nin fiyatı da, içinde kaç şerit kullanıldığına bakılarak belirleniyor. Fiyatlı olduğu için (diğer ince kumaşların bir topunun (10 metrenin üstünde) maliyeti 50 TL civarında & bir elbiselik kente ise 200 TL civarında) öyle her yerde de satılmıyor.
Geçtiğimiz haftasonu, “kumaş sevdasında hızımızı alamayışımız” konulu bir gezi yaptık ve turistik amaçlı organize edilmiş bir köye (Bonwire) gittik.. Devlet buraya bir atölye yapmış, kente dokuma tezgahları getirmiş. Çalışmak isteyen “usta” kente dokumacılarına, iş’lerini satabilecekleri alanlar vermiş, buraya insan çekmek üzere internete ve Gana turist rehberine bilgi koymuş. Haliyle Kumasi’ye 1 saat mesafedeki bu köy zaman içinde, Gana’ya gelen turist için alışveriş rotası haline gelmiş.
Atölyenin içinde fotoğraf çekmemize izin verdiler, uzun uzun anlattılar Kente’yi nasıl dokuduklarını. Gösterilen yüzlerce kente’nin arasında, ara ara eski/eskimiş olanlar çekti dikkatimi. Sorunca öğrendim ki, bunlar “antika kente” imiş. Kente çok zahmetli ve özel bir kumaş olduğundan, daha da güzel olsun diye eskiden ipek iplik kullanırlarmış meğer. Zaman içinde -fiyat anlamında- daha alınabilir kılmak amacıyla pamuk iplik kullanmaya başlamışlar, bakmışlar iş tutmuş, hepten pamuğa dönmüşler. Dolayısıyla şimdiki zamanda şöyle bir ayrım olmuş; antika kente, incecik, yumuşacık ve ipek; yeni kente yine çok güzel ama daha sert, daha kalın ve pamuktan. Hiç planımda olmadığı halde antika bir kente satın aldım :)




























***
Soru; bu antika kente nereden geliyor peki? Kumaş dediğin şeyden elbise dikilir değil mi? Kimsenin dokunmadığı bu eski kente’leri nereden bulmuş, nereden almışlar?
Cevap; çeyiz sandıklarından :) Çok değer verilen bir şey olduğu için anneler kızlarına “miras” diye alırlarmış evlenirken. Kıyılıp da kesilmez, sandık beklermiş çoğu zaman. Bu da benim petrol mavisi muhteşem kente’min üzerindeki sandık lekelerini açıklıyor..



Sevgiler,

4 Şubat 2012 Cumartesi

SORUSU OLAN? :)



Geçen dönem bilgisayar eğitimi verdiğimiz öğretmenlerden biri, Elizabeth, Powerpoint ve Excel kullanarak bir ders hazırlamış, dersi göstermek– ve bir nevi teşekkür etmek için- bizi davet etti okuluna.  

Aman internetten videolar indirilmiş, Powerpoint sunumun içine yerleştirilmiş. Bir heves, bir heyecan… İmkansızlıklar içinde bir barko bulundu, hoperlörler, bağlantı kabloları derken bütün teknik alt yapı kuruldu. Çocuklar doluştular bilgisayar labratuarına,  tam ders başlayacakken, hoperlörlerde problem çıktı. Neyse, müdür odasında varmış bir çift hoperlör, bi’ 15 dakika bekleyeceğiz yenileri gelecek dediler…
Elizabeth huzursuz, bize mi rezil olsun, her bilgisyarın başında 5’er 10’ar çocuk oturuyor, haliyle bunalıp ayaklanıyorlar, onlara mı kızsın bilemedi. O sırada aklıma geldi.. Eminim bu sınıfın bana soracak bir sürü sorusu vardır diye…
Bakın 15 dakika nasıl geçti :)



Sevgiler,
Esra

video