24 Kasım 2011 Perşembe

SOL EL TÜ-KAKA.

“Sana bir kısa yol göstereyim mi? Bunun adı Ctrl+C, Mouse kullanmadan da kopyalayabilirsin o cümleyi. Ctrl + C. Yok.. Şu parmak Ctrl’ye basıyor… Tamam şimdi onu yerinden kaldırmadan C’ye basıyorsun. Bir kere. Dur dur dur, yüz tane C oldu, silelim onları şimdi, gel backspace tuşuna.. Hah, gel şimdi, tamam teker teker sil şimdi o C’leri…”

Bu hafta 2 büyük eğitim vardı, 15’er kişilik iki öğretmen grubuna temel IT eğitimi verdik. Gözünü sevdiğim facebook nelere kadir… E-mail adresini, e-mail’inin şifresini, hatta şifreyi kaybettiği zaman hatırlatmak için kendisine sorulan güvenlik sorusunun bile cevabını hatırlayamayan öğretmen arkadaşlarım, facebook hesaplarını gayet akıcı şekilde kullanabiliyorlar :) Bana sorarsanız iyi bir şey, en azından isimlerini yazarken hızlanmışlar…

***
Bir bilgisayar laboratuarında çalışmanın çeşitli zorlukları var Gana’da. Örneğin; laboratuarın kapısı kilitli. Bilgisayarlar bozulduğunda tamir edecek adam olmadığından, bazı okullar kendilerine çeşitli ülkelerdeki çeşitli uluslar arası firmalar tarafından bağış olarak gönderilmiş olan bu bilgisayarları korumak adına, kilit altında tutmayı uygun bulmuşlar. Okulların bir kısmında, laboratuara öğrenci girişi tamamen yasak.
“Bu resimde gördüğünüz ekranın adı bilgisayar ekranı. Bu, ekran açma tuşu, bu da hard drive, yaptığınız bütün işlemler burada gerçekleşiyor. Şu gördüğünüz kablolu alete mouse deniyor. … Sayalım bakalım, depolama aletleri nelermiş; USB, CD, Disket…” de ortada bilgisayar yok, ders kendi sınıflarında…
Bir grup okulda ise laboratuarın kilidi, müdür odasında duruyor. IT öğretmeni gidip kilidi açıyor, çocuklar içeri giriyor, ders yapılıyor, çıkılıyor, kapılar tekrar kilitleniyor.  Bunun yanında tüm bilgisayarlar virüslü. Çoğu zaman eğitim vermeye gittiğimiz okulun labaratuarına 2 saat önce giriyor, bütün o bilgisayarlara önce format atıyor, sonra antivirüs programı yüklüyoruz. (Benim yatırım işleri ile uğraştığım 7 haftalık dönemde, Steffi bilgisayar formatlamayı, yazılım yüklemeyi filan öğrenmiş! :))
Bilgisayarların hepsi birden çalışmıyor asla. Mesela bir lab’a girdiğimizde karşımızda yenili eskili 20 civarında bilgisayar buluyoruz. Çalıştırmak için tuşlara bastığımızda prizlerden kıvılcımlar (topraklı priz fikri tabii ki yok; nasıl oluyor da yangın çıkmıyor cidden anlamıyorum) çıtırdıyor. Haliyle o prizleri kullanmamaya çalışıyoruz. Kalan bilgisayarların bir kısmının ekranı çoktan bozulmuş, bazısının klavyesinin olmayışı gibi problemleri var. Çalışan ekranlarla, gövdeleri eşleştirerek kendimize daha çok sayıda  çalışan bilgisayar ayarlıyoruz. Sonra elimizdeki bir grup çalışan bilgisayara USB’ler üzerinden anti-virüs programı yüklüyoruz. Onların da bir kısmının hakkından gelemiyoruz. İşte sonuç olarak eğitim vermek üzere hazırlanmış elimizde 5-6 oluyor.
Çoğu bilgisayar eski model. Kablosuz wifi kartı yok içinde. Internete bağlanmak için kabloya ihtiyaç duyuyor. Tek bir modemden çıkan yarısı bozuk kablolarla bir şekilde internete ulaşmaya çalışıyoruz. 2 bilgisayardan 1’si bağlanabiliyor. Ara ara iyice eski modeller ile karşılaşıyoruz. Mesela USB girişi olmayan bilgisayarlar gördüm. Bir tanesi ise floppy disk kabul ediyordu sadece, en son üniversite birinci sınıfta kullandığım...
***
Steffi geçende diyordu ki, buraya gelmeden burayı anlamak imkânsız. Bir şey yaptım zannederek 20 tane bilgisayar gönderiyor, Afrika’da bir okula laboratuar kuruyorsun. Ama o laboratuarın interneti, yedek parçası, aylık bakımı öyle zor ve maliyetli ki, bilgisayarların kullanılamıyor. Kısa dönemde amaç bir öğretmenin bilgisayar ve internet kullanması ise, laboratuara bir bilgisayar ve bir projektör yeter esasında. (Gönül tabii ki ister çocuklar bilgisayarla haşır neşir olsun da, açıkça ortada ki onu yapamıyoruz, önce temel işlerimizi halledelim) Projektör almak/göndermek haliyle kimsenin aklına gelmediği için, asla bulunamayan ve aşırı pahalı bir alet olmuş burada..! Yana döne projektör arıyoruz haberiniz olsun, toplam 30 adet projektöre ihtiyacımız var, proje dâhilindeki 30 okulda kullanılmak üzere. En basit, bozulduğunda kolayca tamir olacak cinsten. Aklınıza gelen bir kaynak olursa bana yazar mısınız? Vallahi bilgisayarın kendisinden daha önemli.
***
Günler öyle hızlı geçiyor, o kadar çok şey oluyor ki… Bir kasırga canlansın gözünüzde, gün içinde dikkatimi çeken yüzlerce ilginç kareyi hızla içine çekiyor. Rüzgârın içinde, tüm o insanlarla, olaylarla, gelenekle, gündelik diyaloglarla birlikte dönüp duruyorum. Toza ve gürültüye alışıp da gözlerimi açabilecek hale geldiğimde her şey sıradanlaşmış oluyor. Bu yeni hayat benim için öyle farklı ve haliyle öyle yoğun ki, zihnim tembellik edip de kendini bırakıveremiyor. Yorgunluktan her akşam 9’a uykum geliyor, resmen şarj olmaya bırakıyorum kendimi. Yazmak için biriktirdiğim birçok şey, başka birçok şeyin gölgesinde kalıyor; ben yazana kadar enteresanlığını yitirip gözümde normalleşiyor. Ama biliyorum, bunlar dünyanın geri kalanı için hala ilginç. Birkaç küçük not ekliyorum şimdi;
Her toplantı, eğitim, kutlama, resmi tören öncesi bir toplu dua faslı var. Toplantının / yeni proje gündemimde eğitimin sahibi, salondan yaşı ilerlemiş, bu işlerden anlayan birisini seçiyor, başlangıç duasını yapması için ricada bulunuyor. Hep birlikte ayağa kalkılıyor, dua başlıyor:
“Tanrım, bugün burada bir araya geldik çalışacağız, zihnimizi aç, enerji ver, verimli bir toplantı yapmamızı nasip et… vs vs Amin”
Sonra eğitim bitiyor, toplantı sahibi bu sefer kapanış duasını rica ediyor;
“Tanrım, bugün burada bir araya geldik çalıştık, öğrendiklerimizi tekrar imkânı ver, yapmayı planladığımız yeni çalışmalar için bize güç ver, buraya kadar gelen ve bize destek olan Steffi ve Esra’ya koru, onları kutsa… vs vs Amin”
***
Başka bir tanesi;
Yemek sağ elle yeniyor (Gana mutfağında çatal bıçak yok, Avrupa’lıların müdahalesi ile gelmiş çatal bıçak. İstersen lokantalarda mutfağın bir ucundan bulup çıkartıp 2 çatal koyuyorlar tabii önüne ama geleneksel yemeklerin doğası elle yemekten geçiyor. Konya’ya gidip de etliekmek için çatal istemek kadar garip bir şey bu :) Haliyle sağ el temiz. Geri kalan her türlü kirli iş için sol el kullanılıyor. (Fufu maceralarından hatırlarsınız, yemeği tek elleri ile yiyorlar, sol el sadece sağ eli yıkayan suyu döküyor). Haliyle sol el tu-kaka. Sol el ile tokalaşmaya kalkarsanız ağır hakaret sayılıyor.
***
Başka başkaaaaaaa….

Tokalaşmak farklı :)
Özellikle yeni tanışma ise, önce bildiğimiz anlamda el sıkışılıyor, sonra sıkışılıyor da sıkışılıyor, sıkışılıyor da sıkışılıyor, koyun pazarlığındaymışsınız gibi uzunca bir süre el ele duruyorsunuz. Sonra eller yavaşça gevşiyor, birbirinden uzaklaşarak orta parmaklara kadar geliyor, bu noktada karşı tarafın orta parmağından güç alınarak parmak şıklatılıyor. Video çeksem diyordum ama youtube’dan güzel bir sahne buldum, aşağıda hizmetinizde :)
video
















Ben baya öğrendim, böyle el sıkışıyorum artık :) Bu arada şu uzuuuuun uzun el sıkışma hali var ya, elinizi erken kaçıracak olursanız hakaret sayılıyor. Siyah bir kişiye dokunmaktan hoşlanmadığınızı düşünüyorlar.
Beni yakın tanıyanlar gülüyorlar bu duruma eminim!  Ben samimi olmadığım kişilerle temas etmekten hoşlanmam da..! Ona da alışıyorum…
***
Sonraaaaaaa….
Okullarda yemekhane kafe gibi alanlar yok. Onun yerine bir tane patlamış mısır makinası ve başında bir kadın var. Çocuklar öğle tatilinde mısır yiyorlar. Onun dışında evden de getirebiliyorlar, bu sıcakta bir şey saklamak pek mümkün olmadığından genellikle pilav yiyorlar. Tabak çanak yok tabii. Suyu poşetten içen arkadaşlarım, pilavı da poşetten yiyorlar. Pratik bir şey esasında. Hani kek kreması sıktığımız kumaştan huni şeklinde bir tüp vardır ya. Onun gibi, ucu delik poşetlerden ağızlarına hamur olmuş pilav sıkıyorlar. Yüzünüzü büzmeyin hemen, zevkli bir şey. Bu sıcakta öğlen yemeği yeme adetleri yok. Biz bile alıştık, bir elma yiyoruz öğlen, tamam.
***
Son olarak;
Öğle tatilinde ve onun dışında her zaman yenilen bir mucize besin var ki, daha önce adı birkaç kere geçti. Plantain. Şu muza benzeyen ama daha büyük ve yeşil meyve. Sokaklarda ızgara ocaklarda pişiriyorlar. 1 plantain’in bedeli 1 TL. O ne lezzetli bir şey var ya… Yanında minicik torbasında 1 ölçü yer fıstığı ile birlikte. Hergün 2 tane yiyorum! Valla biz Gana’da muzu ve plantaini yer fıstığı ile yiyoruz. Her muz veya plantain için bir ölçü fıstık yeniyor. Nasıl doyuruyor insanı bilseniz :)

***
Şimdilik bu kadar kalsın, yazıların sonuna üçer beşer ekleyeceğim bu detayları. Dönünce unutmak istemiyorum!
***
Bugün Nikon’u yanıma aldım, fotoğrafa pek fırsatım olmadı ama olduğu kadarını blog’un facebook sayfasına yüklüyorum.:

***
P.S: TURKCELL BÖ! Blog yarışmasında bana oy verir misiniz :) Sağdaki sarı Turkcell kutucuğundan “oy ver”i tıklıyorsunuz, karşınıza çıkan ekrandan kayıt oluyorsunuz. Telefon numaranızı doğru verin olur mu, bir konfirmasyon kodu gönderiyorlar. Teşekkür ederim :)